Devlet duruşu ve yargıya saygı nasıl olur?
Türk siyasetinde liderlerin, partilerine mensup isimler zor duruma düştüğünde sergiledikleri tavır, hem onların karakterini hem de devlet anlayışlarını yansıtır.
DEVLET BAHÇELİ, NE AYTAÇ DURAK’I NE DE KORAY AYDIN’I SAHİPLENMEDİ
Milliyetçi Hareket Partisi (MHP) Genel Başkanı Devlet Bahçeli, bu konuda örnek teşkil eden bir duruş sergilemiştir. Adana Büyükşehir Belediye Başkanı Aytaç Durak ve eski Bayındırlık Bakanı Koray Aydın’ın yolsuzluk iddialarıyla karşı karşıya kaldığı dönemde, Bahçeli’nin yaklaşımı, parti çıkarlarını değil, devletin ve hukukun üstünlüğünü önceleyen bir lider portresi çizmiştir.
Aytaç Durak, Adana’da uzun yıllar belediye başkanlığı yapmış, tecrübeli bir isimdi. Ancak hakkında ortaya atılan yolsuzluk iddiaları, onun görevden alınmasına yol açtı. Benzer şekilde, Koray Aydın da Bayındırlık Bakanlığı döneminde ciddi suçlamalarla karşılaştı. Her iki siyasetçinin de MHP’li kimlikleri, doğal olarak gözlerin Devlet Bahçeli’ye çevrilmesine neden oldu. Parti liderlerinden alışık olduğumuz üzere, böyle durumlarda genellikle “kol kırılır yen içinde kalır” anlayışıyla hareket edilir; suçlamalara karşı savunma refleksi gösterilir ve yargı süreci sorgulanır. Ancak Bahçeli, bu kolay yola sapmadı.
Devlet Bahçeli, ne Aytaç Durak’ı ne de Koray Aydın’ı sahiplenme yoluna gitti.
SÜRECİ GÖLGELEYECEK HERHANGİ BİR MÜDAHALEDE BULUNMADI
Bu tavır, onun parti dayanışmasından ziyade devlet ahlakına ve yargının bağımsızlığına verdiği önemi açıkça ortaya koydu. Bahçeli, suçlamaların yargı tarafından ele alınması gerektiğini vurguladı ve süreci gölgeleyecek herhangi bir müdahalede bulunmadı. Bu, Türk siyasetinde sıkça rastlanmayan bir erdemdi. Zira birçok lider, partisinin mensuplarını koruma içgüdüsüyle hareket ederken, Bahçeli’nin tercihi hukukun işleyişine duyduğu güven oldu.
Bahçeli’nin bu duruşu, onun “devlet adamı” kimliğini pekiştiren bir unsur olarak öne çıkıyor. Yargıyı etkilemeye çalışmak yerine, adaletin tecelli etmesini beklemek, sadece bir liderin değil, aynı zamanda bir milletin devlete olan inancını güçlendirir. Nitekim Bahçeli, bu olaylarda sergilediği tutumla, MHP’nin “önce ülkem ve milletim” ilkesini somut bir şekilde hayata geçirdiğini gösterdi. Parti içindeki isimlerin suçlanmasını bir “saldırı” olarak görmek yerine, meseleyi hukuki bir zeminde değerlendirmesi, onun kişisel çıkarları değil, devletin bekasını düşündüğünü kanıtladı.
BAHÇELİ’NİN SESSİZ AMA KARARLI DURUŞU, ADETA BİR DERS NİTELİĞİNDEDİR
Bu yaklaşım, aynı zamanda Türk yargısına duyulan güvenin bir yansımasıdır. Bahçeli’nin, yargının karar alma sürecine müdahale etmeyi reddetmesi, bağımsız yargının önemine olan inancını ortaya koyar. Siyasi liderlerin yargı üzerinde baskı kurmaya çalıştığı ya da kamuoyunu yönlendirmek için hamasi söylemlere başvurduğu bir ortamda, Bahçeli’nin sessiz ama kararlı duruşu, adeta bir ders niteliğindedir. O, ne popülist bir söylemle taraftar toplama peşine düştü ne de hukukun üstünlüğünü sorguladı. Bu, sadece bir parti lideri için değil, tüm siyasetçiler için örnek alınması gereken bir tavırdır.
DEVLET, KİŞİLERDEN BÜYÜKTÜR VE ADALET, HER ŞEYİN ÜSTÜNDEDİR
Devlet Bahçeli’nin Aytaç Durak ve Koray Aydın olaylarında sergilediği devlet duruşu, onun liderlik anlayışının temel taşlarından birini oluşturur: Devletin ve milletin birliğini, beraberliğini koruma sorumluluğu. Yargıyı etkilemekten kaçınması, hukukun üstünlüğüne olan sarsılmaz bağlılığını gösterir. Türk siyasetinde bu tür ilkeli yaklaşımlara her zaman ihtiyaç vardır ve Bahçeli, bu duruşuyla hem partisine hem de ülkesine önemli bir mesaj vermiştir: Devlet, kişilerden büyüktür ve adalet, her şeyin üstündedir.
**
DENİZ BAYKAL’IN DEVLET DURUŞU: ŞEFFAFLIK VE HUKUKA GÜVEN
Cumhuriyet Halk Partisi’nin (CHP) eski Genel Başkanı Deniz Baykal, çocuklarının İsviçre bankalarında hesapları olduğu yönündeki iddialar karşısında sergilediği tutumla, bu sınavdan alnının akıyla çıkmış ve devlet adamlığına yakışır bir duruş ortaya koymuştur.
Hakkında ortaya atılan bu iddia, birçok siyasetçi için savunma mekanizmalarını harekete geçirecek ya da konuyu örtbas etmeye yönelik bir çaba doğurabilecek türdendi. Ancak Deniz Baykal, alışılageldik reflekslerin aksine, son derece cesur ve şeffaf bir adım attı: İçişleri Bakanlığı’na başvurarak kendisini ihbar etti ve iddiaların araştırılmasını talep etti. Bu hamle, onun hem kişisel dürüstlüğüne olan güvenini hem de devletin kurumlarına duyduğu saygıyı açıkça ortaya koydu.
TÜRK HALKINA VE SİYASİLERE ÖNEMLİ BİR MESAJ VERDİ
Deniz Baykal’ın İçişleri Bakanlığı’na kendisini ihbar etmesi, aynı zamanda Türk halkına ve siyasilere önemli bir mesaj verdi: Devletin kurumları, kişisel çıkarların ya da siyasi hesapların üzerinde olmalıdır. Birçok liderin, benzer durumlarda kamuoyunu manipüle etmeye çalıştığı ya da iddiaları siyasi bir komplo olarak nitelendirip geçiştirdiği bir ortamda, Baykal’ın tercihi hukukun üstünlüğünü ve devletin saygınlığını koruma yönünde oldu. Bu, onun parti liderliğinden öte, bir devlet adamı olarak hareket ettiğinin kanıtıdır. Onun bu tutumu, devletin ve hukukun üstünlüğünü savunan bir siyasetçinin nasıl olması gerektiğine dair güçlü bir örnektir.
“GERÇEK NEYSE ORTAYA ÇIKSIN”
Baykal’ın bu tavrı, Türk siyasetinde nadir görülen bir erdemin göstergesidir. Bir liderin, hakkında çıkan iddiaları reddetmekle yetinmeyip, konuyu bizzat devletin yetkili makamlarına taşıması, şeffaflık ve hesap verebilirlik ilkelerine olan bağlılığını yansıtır. O, bu hareketiyle sadece kendi masumiyetine olan inancını değil, aynı zamanda devletin adalet mekanizmasına duyduğu sarsılmaz güveni de ilan etmiş oldu. Bu, “suçlu değilim” demekten çok daha öte bir duruştu; “gerçek neyse ortaya çıksın” diyen bir devlet adamının vakur sesiydi. Türk siyasetinde sıkça eksikliği hissedilen bu tür ilkeli yaklaşımlar, Baykal’ın liderlik mirasının değerli bir parçası olarak hatırlanacaktır.
O, bu adımıyla, siyasetin kirli oyunlarla değil, şeffaflıkla ve doğrulukla yapılması gerektiğini gösterdi. Bu tavır, sadece CHP tabanına değil, tüm Türk halkına, devletin bireylerden büyük olduğu gerçeğini hatırlattı.
**
ÖZGÜR ÖZEL’İN TAVRI: GENEL BAŞKANLIK MI, DEVLET ADAMLIĞI MI?
Türkiye, İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu’nun 19 Mart 2025’te yolsuzluk, suç örgütü liderliği ve terör örgütüyle ilişki iddialarıyla gözaltına alınmasıyla başlayan süreci konuşuyor. Bu olay, sadece hukuki bir mesele olmaktan çıkıp siyasi bir fırtınanın merkezine oturdu. CHP Genel Başkanı Özgür Özel’in bu süreçteki tutumu ise, hem liderlik anlayışını hem de devlet adamlığı kavramını sorgulatan bir tablo ortaya koydu. Hukuka güvenmek yerine peşin hükümlerle hareket eden Özel, ortalığı galeyana getirme riskini göze alarak, genel başkan olmanın ötesine geçemediğini gösterdi.
ÖZEL, SORUMLU BİR LİDERDEN BEKLENENİN UZAĞINDA BİR TAVIR SERGİLİYOR
İmamoğlu hakkındaki iddialar ciddi: Belediye ihalelerinde usulsüzlük, “kent uzlaşısı” adı altında terör örgütüne yardım ve “para sayma görüntüleri” ile somutlaşan yolsuzluk suçlamaları. Savcılık, geniş bir operasyonla 100’den fazla kişiyi gözaltına aldı. Henüz yargı süreci tamamlanmadan, Özgür Özel’in “bu bir siyasi linç” diyerek meseleyi hukuki zeminden koparıp sokaklara taşıma çabası, sorumlu bir liderden beklenenin uzağında bir tavır. Hukukun neticesini beklemek yerine, iddiaları peşin peşin bir kumpas olarak nitelendirmesi, hem adaletin işleyişine gölge düşürüyor hem de toplumsal gerilimi körüklüyor. Saraçhane’de toplanan kalabalıklar ve polis barikatlarıyla yaşanan gerginlikler, bu söylemin ilk yansımaları oldu.
ÖZGÜR ÖZEL’İN YAKLAŞIMI DİĞER LİDERLERDEN ÇOK UZAK
Devlet Bahçeli ve Deniz Baykal’ın yaşadıklarını yazdım.
Özgür Özel’in yaklaşımı ise bu örneklerden uzak. İmamoğlu’nu “bir sonraki cumhurbaşkanımız” ilan ederek operasyonu bir “darbe girişimi” olarak tanımlaması, meseleyi siyasi bir kalkan haline getirme çabası olarak okunabilir. Elbette bir genel başkanın, partisinin önemli bir ismini savunması anlaşılır; ancak bunu yaparken hukuku hiçe saymak ve kamuoyunu yargının önüne geçmeye teşvik etmek, devlet adamlığına değil, popülizme işaret eder. Eğer iddialar gerçekten bir kumpas ise, bunu ortaya çıkaracak olan sokak eylemleri değil, bağımsız bir yargı sürecidir. Özel’in bu gerçeği göz ardı etmesi, liderlik vizyonunda ciddi bir eksiklik olduğunu düşündürüyor.
BİR LİDERİN GÖREVİ ATEŞİ SÖNDÜRMEK OLMALI, KÖRÜKLEMEK DEĞİL
Üstelik bu tavır, CHP’nin geçmişteki “hukukun üstünlüğü” vurgusuyla da çelişiyor. Baykal’ın hukuka teslimiyeti, partinin tarihinde bir onur nişanesiyken, Özel’in aceleci ve tepkisel tutumu, bu mirası zedeliyor. Gençleri ve taraftarları meydanlara çağırarak “adalet” aramak, kaosu davet etmekten başka bir sonuç doğurmaz. Nitekim İstanbul’daki gerginlikler, ekonomik dalgalanmalar ve uluslararası tepkiler, zaten kırılgan olan toplumsal barışı daha da zorluyor. Böyle bir ortamda, bir liderin görevi ateşi söndürmek olmalı, körüklemek değil.
TÜRKİYE’NİN İHTİYACI, KAOS ÜRETEN DEĞİL, ÇÖZÜM SUNAN LİDERLERDİR
Sonuç olarak, Özgür Özel’in İmamoğlu’nun gözaltına alınması sürecindeki tutumu, genel başkan olmanın ötesine geçemediğini gösteriyor. Hukuka güvenmeyip peşin hükümlerle hareket etmesi, Bahçeli ve Baykal gibi devlet adamlarının sergilediği duruşun yanına bile yaklaşamıyor. Genel başkanlık, kitleleri harekete geçirmekle ölçülebilir; ama devlet adamlığı, o kitleleri sağduyuya yönlendirmekle, hukukun ve devletin itibarını korumakla belli olur. Özel, bu sınavda sınıfta kalmış görünüyor. Türkiye’nin ihtiyacı, kaos üreten değil, çözüm sunan liderlerdir. Devlet adamı olmak bambaşka bir iştir; Özgür Özel’in bu yolda daha çok mesafe kat etmesi gerektiği aşikâr.
İsmail SAGUN
Yorumlar
Yorum Yap